1 Haziran 2023 Perşembe

TB'den yazılar 1

 Atalar Kültü Türk ırkının ve kültürünün her parçasına işlemiştir. İslam'a dönmeden sonra bile kendini koruyan ataları anma geleneği, kendini geleneklerimizin ve günlük hayatımızın her noktasında tecelli eder. Atalar Kültü, ataların anılması gerektiği inancının ilerisidir, ataları kutsal saymaktır. Ataları dini bir çerçeve içinde anmaktır. İslam medeniyetiyle yoğurulan bu dini inanç, Türk kültüründe belirli etkiler bırakmıştır:

Atalar için türbe inşaası geleneği, Türkler büyük çapta müslüman olduktan sonra kendini belli etmeye başlamıştır. 10. ve 11. yüzyılda Horasan ve Türkistan bölgelerine ilk eserlerini veren ve 12. yüzyıl başlarında Selçuklular ile birlikte Azerbaycan ve İran coğrafyasında yaygınlaşan türbe geleneği, eski Türklerin gelenekleriyle alakalıdır. Çin kaynaklarına göre, eskiden Türk geleneğinde ölüler sadece sonbahar ve ilkbahar aylarında gömülmekte, kışın ölen ölüler mumyalanıp bahara kadar bekletilmektedir. Türbeler bu geleneğin devamı, lakin değişmiş hali olarak görülebilir. Mevlüt okunması, sadece Türkler ve balkanların bazı yerlerinde olan bir gelenektir. Ataları anmayla bağdaşan bu gelenek, 15.yüzyılın başlarında Süleyman Çelebi tarafından “Vesiletü’n-Necat” adıyla yazılan bir mecmuasıdır. Türk dilinde ırkın karşılığı soydur. Soylu, soysuz kelimelerinin anlamlarını zaten biliyoruz. Soy elbet Atalardan gelir; kısaca soysuz demek, ''Atasız'' demekten farklı değildir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Kaganica alfabesini derleme toplamayla bir araya gelen ve çoğu zaman yetersiz kalan alfabelerin üzerine seçiyorum. Modern anlamda eski türk alfabesini en iyi yansıtan alfabe olmakla birlikte, aynı zamanda anlaşılması kolay ve eski türkçe kurallarına uygundur.

Kaganica'nın çözdüğü en büyük sorunlardan birisi, mesela, neredeyse her yerde yanlış anlaşılan büyük bir sorundur. Eski Türkçede ı sesi, i/e sesiyle karışıktır. 𐰃 tamgası, ı/i karşılığı değil i/e arası bir sese (kendi deyimimle açık ı'ya) karşılıktır. Bu devasa yanlış anlaşılma Göktürkçe araştırmalarını sorgusuz yıllarca zehirlemiştir. Bunun farkına varan Kazaklar, 𐰃 tamgasından ı sesini çıkarmış, yi(açık ı) sesini yerine vermişlerdir.

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

  1. Kut üzerine düşünceler Kut inancı hakkında çok derin şekilde düşündükten sonra, modern bir kut anlayışının nasıl olması gerektiğini sonunda az çok kavradım. Kut, sadece bir hükümdarlık yetkisi veya yaşam gücü olmamakta; daha yakın tarihten fikirlere benzer şekilde bir ''egemenlik'' durumu olmaktadır. Veya, daha açıklayıcı bir şekilde, bir egemenlik ruhu. Buna kanaat getirme şeklim ve düşünce yolum aslında çok basit: 1- Kut, bir çok yerde bir çok anlam taşımakta. Kut ruhları ayrı ayrı idelere bölünmekte. 2- Kut bir çok anlam taşıdığı halde merkezi bir anlam bulundurmakta, bu yüzden çok anlamlı olması mantıksız olur. 3- Yaşam gücü, ide, hüküm vs. bir egemenlik belirtmekte. 4- Kut, egemenlik belirtmekte. 5- Kendi fikrimce, bu egemenlik, Tanrı'nın kutunu, yani egemenliğini paylaştırmasıyla oluşuyor. Yani Tanrı kendi ruhundan (kutundan) paylaştırıyor. Egemenlik nedir onu açıklayayım: ''Hegel, monark kavramıyla egemenlik (Souveranitat) kavramı arasında zorunlu bir ilişki olduğu inancındadır. Egemenlik kavramı onda, ahlakiliğin ‘idealitesini’ devletin özü olarak gören teze dayanır. Hegel bu anlamda egemenliği, politik olanın (das Politische) idealizmi olarak tanımlar. Bu şekilde anlaşılan egemenliği, Ben (leh) ve Ben’in mutlak anlamda kendini belirlemesiyle mukayese etmek mümkündür. Hegel devleti, hukuksal açıdan bir birey (Person) olarak anlamakta ve kabul etmektedir. Fakat bu görüş, yani devletin bir benliği olduğu görüşü, onun kendi öznesini ve bireyselliğini gösterebileceği somut bir gerçeklik olmadan yalın bir düşünce olarak kalmak zorundadır. Ona göre, devlet kendi bireyselliğini sadece ve sadece monark’m somut gerçekliğinde gösterir ve gerçekleştireştirebilir. Monark, devletin şahsiyeti, zorunluluğu ve bizzat kendisidir. '' -Arslan Topakkaya, Hegel'in hukuk felsefesinin ana ilkeleri. Kısaca, Tanrı kut vererek, bir bireyi (kendi içinde) egemen kılmakta, farklı bir anlamda bireysel ide, güç üzerine hak vermektedir. Bu güç, farklı şekillerde açıklanabilir;
  2. Hayat gücü, hüküm gücü, savaş gücü vs vs.
  3. Bu, bireysel ide yetkisi, Tanrı'yla bağlantılı bir gelişim olarak gösterilebilir. Çünkü, şaman inancında ruhlar elbet Tanrı'dan ayrıdır, (lakin benim fikrimce Tanrı'ya içkindirler.) Kut ile birlikte, insan Tanrı'yla birliktelik kurar. İşte bu yüzden eski Türkler Tanrı'yla birlik kurmuş iken, bizim bile kut sahibi olamamızın nedeni, pek çok yerde aranılabilir.

23 Nisan 2023 Pazar

Doğanın ebedi faşizmi

 



algiz(man) - mannaz - algiz(man)

koruma - insan - koruma

hayat - insan(akıl-bilinç) - hayat

Hayat dediğimiz, bir şeyin şeylerle mekanik bir ilişki kurabilme yetisidir.

Yaşayan varlık, kendisine yakın olan ile mekanik bir ilişkiye kurabilmeye özlem duyar, bu özlem kendisini ebedi öz prensipiyle birlikte belirtir. Bu özlemin kaynağı ise şeylerin özünün aynı zeminden çıkmaları, Tanrı'ya içkin olup Tanrı'nın içinde kapsanmalarıdır. 

Mekanik ilişki kuramı/gerekliliği, şeylerin şeylerle aktif olarak etkileşimde bulunmalarını, bu ilişkinin kendisini sürdürmesini ifade eder. Eğer mekanik bir ilişki bulunmazsa, varlıkların gerçek anlamda yaşam sahibi oldukları söylenemez, çünkü ortada yaşam için duyulan bir özlem yoktur.

Mekanik bir ilişki, etkileşim belirten herhangi fiil-bağ olabilir. Atomun atomla kurduğu mekanik ilişki, gerçekliğin dokusunu oluşturur. Kan hücrelerinin birbirleriyle olan bağı, kan sıvısını meydana getirir. Solunum yoluyla alınan oksijen, glikozu parçalayarak ortaya enerji çıkarır. Ağıza giren şarap, dopamin peptidlerinin ve diğer nörotransmiterlerin salınımını uyarır. İnsan Tanrı'yla özgürlük yoluyla mekanik bir ilişki kurar; özgürlük sayesinde Tanrı'ya içkin olarak, Tanrı'dan ayrı bir şekilde, Tanrı'yla hür bir etkileşimde bulunabilir. 

Hayat, mekanik ilişkiler ile büyür ve dağılır; hayat özünde sadece mekanik bağlar sayesinde iletilebilen bir esanstır.

Conway'in hayat oyununu örnek alalım. Temsili-hayatın çoğalması veya ölmesi, komşularına bağlıdır. Bu komşular içinde aynı prensip geçerli olduğundan, hayat oyununun ana kuralı mekanik ilişkilerin kurulup dağılmalarına dayanır. Temsili-hayat teşkil eden hücreler, birbirleriyle kurdukları ilişkiler sonucu yeni jenerasyonlar oluşturur ve toplam-kütle zamanla büyür. Bu, basitlikten kompleksiteye olan, yaşam sürecinde bir ilerlemedir. 

Doğa, birliğe sahiptir. Doğanın tümü, Tanrı'ya içkindir. Bunun nedeni, tüm varlıkların Tanrı'nın zemininden çıkmaları, Tanrı'nın zemininin ilahi olmayan bir unsur bulundurabilmesidir. Doğa, yaşayan doğa, Tanrıdır. Fakat, Tanrı içinde kapsanmak, Tanrı'dan bağımsız bir şekilde hareket edemeyeceğimiz anlamına gelmez. Özgürlük, kendisini en canlı şekilde insanlarda teşkil eder. Ahlaki bir boyut kazanan yaratılış ilkeleri, iyiye ve kötüye kabiliyeti insanın doğası haline getirir, insanı Tanrı'dan bağımsız kılar. İnsan, kendi ebedi özünü, kendi ebedi kararlarıyla belirler. İnsan da doğaya özgürlüğü bu şekilde kazandırır, özgürlük insan kaynaklıdır. Tanrı, insanda kendisini görür. Doğaya baktığımızda, bizde kendimize bakarız; kendi özümüze, kendi ruhumuzun içine.

Özgürlük olgusu olmadan canlı bir Tanrı anlayışı mümkün değildir, çünkü insan Tanrı'yla mekanik bir ilişki kurmamaktadır. Bu da Tanrı'yı ölü, durgun ve hareketsiz bir varlık yerine koyar, Tanrı'yı panteist anlayışta sadece madde olarak ele alır. Tanrı'ya içkin olan tüm şeyleri kusursuz sanmak ise, bir günahtan öte değildir. Özgürlük, kusura izin verdiği için, sonuç olarak mekanik ilişkilerin kurulmasına sebep verdiğinden, felsefenin merkezi haline gelir. Özgürlük, özünde iyiye ve kötüye yetkinliktir, bu da insanı ahlaki olarak Tanrı'dan ayrı kılar; çünkü özgürlük insandan çıkmıştır, ve bu sayede Tanrı'nın kusursuzluğu mutlaklık ile birlikte ebedi özgürlüğe sahiptir. Cisimsiz olan Tanrı, doğasıyla bir olmak zorundadır. Kusursuz bir varlığın, makinaların en iyisini istemesi, mantıksız olurdu.

Tanrı, tamamiyle basittir. Tüm kompozitler potansiyele ve aktüaliteye sahiptir. Tanrı tamamiyle aktüeldir, yani kompozit değildir ve sonuç olarak tamamiyle basittir. Bu basitlikten, ebedi potansiyel ve sonsuz unsur, kazalar sayesinde sonsuz karışıklığa doğru ilerler. 


Fakat insan, doğasıyla bir değildir. İnsanlık maddesinden oluşan insan, kazalar yüzünden tekil ve özel bir varlıktır. 

Tanrı, özünde, sonsuz unsura ve potansiyele sahip olan bir maddedir, tekil bir varlık değildir. Tüm şeyler, bu varlığın zemininden çıkmaktadır. 

Evrendeki canlı olan her şey mekanik ilişkiler kurabilme yetisine sahiptir. Hayat, fraktal yapılıdır. ''Evreni nüfuz eden yaşam-gücü tek bir kozmik yapı (Tanrı) olsa bile, bu yaşam-gücü doğasında fraktaldır; kendisinin minyatür örüntülerini oluşturur.'' Fraktal yapı, sonsuz gelişime ve kompleksiteye izin verir; ama evren özünde tamamiyle basittir. Evreni tecelli ederiz; Tanrı bizi tecelli eder, bizde onun ahlaki varlığını tecelli ederiz. Tanrı, kendisini evrende fraktal olarak tecelli eder, tüm şeyler Tanrı'dan gelişir.

Ouroboros'u inceleyelim. Ejderhanın başı (rahu) ejderhanın kuyruğuyla (ketu) ebedi bir mücadele içindedir. Baş; yıkımı, ölümü temsil ederken, yumurta verebilen kuyruk; oluşumu ve doğumu temsil eder. Aslında bunun bir yaşam sürecini de tecelli ettiğini görebiliriz, fakat bu yaşam sürecinin bir başı veya sonu yoktur. Ouroboros, doğanın ebedi faşizminini en iyi sembolize eden imgedir. Doğada, evrende, eşitlik diye bir şey yoktur. 















21 Mart 2023 Salı

Budun ve İl - Bir Giriş

İlk başlarda hem anlaşılması hem de görülmesi zor bir sorun olabilir; ama kanında kutlu Türk kanı taşıyan herkes evvel farkına varacaktır ki Türkiye Cumhuriyetinin ve genel anlamda modern Türk devletlerinin bedensel ana sorunu, ideoloji veya yönetim anlayışında bulunamaz. Hayır, Turan'ın oğullarını her türlü yoldan geri tutan sorun Türk devletlerinin kendileriyle alakalıdır. Sadece belirli devlet kurumlarını veyahut işleyişlerini değiştirmek, bugün yüzleştiğimiz sorunları çözmeyecektir. Devletlerimiz hastalıklı, bozuk ya da geri kalmış değillerdir, bu olanaksızdır çünkü Türk halkları her zaman yüksek bir medeniyet seviyesinde var olmuşlardır. Çektiğimiz sıkıntının asıl kökü, devlet yapısında; daha derin bir incelemede modern genel devlet anlayışında bulunmaktadır.

Anadolu'yu örnek alalım; Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurumlarının yetersizliği, devletin işleyişindeki sıkıntılar belli ve herkesin görebileceği bir şekilde gözler önüne serilmiştir. Fakat, bu sorunların kaynağı yukarıda da bahsettiğim üzere ehliyetsizlik veya geri kalmışlık değildir. Devlet yapısı kendisi ehliyetsizliğe ve yolsuzluğa izin vermektedir, ama bunun nedeni devletin kurumlarının düzgün çalışmamaları değil, devlete içkin olan unsurların devlet yapısı içinde yüksek bir otonomiye sahip olmalarıdır. Bu otonomi, sonuç olarak bir işi yerine getiremeyecek insanları iş başına getirir. Bu, devletin kurumlarının ehliyetsiz olmalarından değil, kurumların içsel bir sıkıntıdan mağdur olmasından kaynaklanmaktadır. Devletin varlığına izin verdiği bu hastalıklı otonomi, devletin her noktasına yayılmakta; devletten ayrı olan topluma bile taşmaktadır. Sonuç olarak devlet ve halk arasında gerçek bir birlik sağlanamaz, ve bu yüzden halk devletten tam anlamıyla yararlanamaz. Devlet üzerisinde hüküm sürdüğü ülkenin tüm kaynakları üzerinde sınırsız erişime sahipken, bu kaynaklar devletin içinde bulunan özerk unsurlar tarafından parazitik bir biçimde kullanılır. Sonuç olarak, devlet halk için geri yatırım yapsa bile, tüketilen kaynaklar ve para devletin halkın sahibi olması gereken topraktan devlete içkin olan unsurlar tarafıından alınanın çok azını karşılar. Türkiye cumhuriyeti devleti, etkisinde olduğu bu sıkıntıdan kurtulamaz, çünkü devletin kendisini bu otonominin önüne geçecek şekilde tekrardan yapılandırması mümkün değildir.

Bunun sebebi yine bahsettiğimiz şekilde devletin ideolojisinden veya yönetim şeklinden değil, devletin yapısının kendisinden kaynaklanmaktadır. Cumhuriyet, cumhuriyet olduğu için veya demokrasi Türk siyasetinde pozitif bir etken olduğu için, bir sorunla karşılaşmamız olasılıklı değildir. Devlet anlayışı, tüm sıkıntılarımızın derinde yatan kaynağıdır. Cidden, devletin karşılaştığı tüm sıkıntılar, devletin organları değil, bedensel yapısı yüzünden kaynaklanmaktadır. Devletin yüreği kan pompalamakta sıkıntı çekmez, hastalıklı değildir; devletin kendisi mekanik olmayan bir yapıya sahiptir, kısacası ölüdür.

Aynı şekilde, bu devlet anlayaşına bağlı olan sorunun, demokrasinin çok daha etkisiz bir şekilde bulunduğu Türk ülkelerinde de görülmesi, ortak bir hastalığın bulgularını kanıtlar. Otokratik yönetim biçimlerinin yaygın olduğu Türkistan ve Azerbaycan coğrafyasında, halk yine aynı sıkıntıdan mağdurdur. Bu da bize ideolojinin ve yönetim anlayışının bu problemi çözerkenki önemsizliğini ifade eder, çünkü demokrasinin devlet içindeki unsurların otonomisiyle bir alakası yoktur. Peki, ne yapmamız gerekir, ona bakalım.

Bize ne fayda eder?

Lakin, Türk ırkının geleceği sadece kağanlık sisteminde bulunulabilir. Çünkü kağanlık, modern ve yabancı devlet anlayışlarına karşın budun ve il birliğini tutmaktadır. Devletin halktan, halkın devletten olduğu bu sistem, Türk ırkı için en kutlu ve şanlı devlet şeklidir. Bu demek değildir ki, kağanlık bizi demokrasiden veya insan haklarından mahrum bırakır. Bu saf bir ideoloji değişimini değil, devletin iskeletinin değişimini teşkil etmektedir. Devletin dışında tikel olarak var olan unsurları devletin içine almakla birlikte, halkı devletin; devleti halkın bir parçası yapan kağanlık sistemi, bugün karşılaştığımız ''devlet içi unsurların otonomisi'' sorununu kökten çözmektedir. Bu önerge, ne gericidir ne de geri kafalı. Aksine, şuan var olan sorunlarımızı çözmek için yeni bir sistem tasvir ettiğinden, ilericidir. Kağanlık ne teknolojinin önüne geçer ne de modern kültürel yapıların; Türk teşkilatlarını ve toplumsal yapılarını sadece güçlendirebilir. 

Eski Türk alfabesine geçilmesi, eski Türk geleneklerinin diriltilmesi ve benzeri eylemler bizi ancak daha modern ve medeni kılabilir, çünkü özümüze ne kadar yakınsak o kadar saf oluruz. Kültürel, etik ve toplumsal saflık bizi ancak yüceltebilir, kitlelere sadece kağanlarda bulunan kutu yayar. Kağanlığın gerçek anlamı budur; mutlak bir monarşi veya tek adam yönetimi asla Türk geleneğinde bulunmamıştır. Tanrı'nın verdiği kut, elbet her Türk'ün kanındadır, fakat bu kutun farkında olan çok az kimse vardır. Kağanlık sisteminin amacı; kutu merkez haline getirerek, toplumu saflaştırarak, budun ve il birliğini sağlamak, yani halkı kendisi üzerinde egemen kılmaktır. Bu sayede devlete içkin olan tek kurum devletin kendisidir, çünkü devlet tüm şeyleri kapsar, ulus devletle birdir. Devlet kendisini, kendisi içinde yayılmış bulunan asil kut sayesinde tecelli etmektedir, Türk devleti, Gök Tanrı'yla birlik kurmaktadır.




20 Mart 2023 Pazartesi

Schelling - Ahir ve İnstrümentalite




 Schelling'e göre tarihin ilerleyişinde Tanrı anlayışı için sadece iki olasılık vardır: 

Ya antropomorfizm'den kaçarak, bilinç ya da niyet sahibi bir Tanrı kavramından vazgeçilmesi, (kısaca Tanrı'nın negatif yani özgürlük sahibi olmayan bir varlık olarak görülmeye başlanması) veya Schelling'in kendisine atfettiği gibi sınırsız bir antropomorfizm doğrultusunda Tanrı'nın ''tamamen'' insanlanlaştırılması. Şimdi, bizim için en yüksek önemi teşkil eden konu, Schelling'e göre insanlığın küresel ilerleyişinin son bulma süreci ve Schelling'in ''ahir zamanının'' iki ayrı yorumlanış biçimidir. Bu yorumlama, Schelling'in iyi olarak gördüğü Tanrı'nın insanlaştırıldığı kültürel gelişim yolu yerine karşı çıktığı ''Tanrı'nın ölü bir varlık olarak görüldüğü'' anlayışların devam etmesi ve tarihte ileri bir noktada Tanrı'nın tamamen cansız ve hareketsiz bir obje olarak genel kültüre geçmesi olanağını, konu alır. Bizim için yüksek önem teşkil eden ikinci yorumlama ise, pozitifliği ve özgürlüğü felsefenin merkezi haline getiren Schelling'ci bir yorumlamanın düşüncesel boyutta tutunması ve genel ''görülen yasa'' haline gelmesi, sonuç olarak ise Schelling'in tahmin edemeyeceği bir şekilde insanlığın dünyanın kendisinin canlı ibadet haline gelmesi için instrümentaliteye girmesini, yani kısaca Noosfer'in erimesini ve bunun devamı olarak Tanrı'nın dünyaya etli ve kanlı bir şekilde tekrar gelmesi olanağını konu alır.

Peki, Tanrı'nın canlı durumda olması, Schelling'e göre ne demekir, ona bakmamız lazım. Hem Hegel ve Schelling radikal bir yolu seçerek İsa'nın söz olarak saf tin olduğunu savunmaktadır. Ve sözü geçen tinin aktif olabilmesi için insanın tecellisine ihtiyacı vardır. Bu, mekanik bir ilişkiyi teşkil eder. Kısaca Tanrı'nın aktif olarak kendini insan sayesinde tecelli etmesi; Tanrı'nın insanda kendi imgesini görmesi, Schelling tarafından ''Tanrı'da doğrulan Tanrı'dır'' şeklinde özetlenir. Schelling'e göre, Tanrı insana kendisini tecelli etmek için ihtiyaç duymakla birlikte, ölü bir varlık değildir. Bir yaşam sürecine, fakat zamanın kısıtlamasına tabii olmayan Tanrı, kendisini doğurur. Bunu şöyle açıklayabiliriz: Tanrı ahlaki varlığının var olabilmesi için insana ihtiyaç duyar, çünkü insan olmadan ahlakın bir boyutu yoktur. ''Şeylerin Tanrı'dan oluşu, Tanrı'nın kendini tecelli edişidir.'' 

Schelling için ayrı bir konsept, bağımlılıktır. İnsanın Tanrı'ya olan bağımlılığı Tanrı'ya içkin olmasından kaynaklanmaktadır. Ancak,

''İlahiliğin temsilleri ancak bağımsız varlıklar olabilir.'' 

 

Yeşaya 55:8“Çünkü benim düşüncelerim
sizin düşünceleriniz değil,
Sizin yollarınız benim yollarım değil” diyor RAB.

Bununla birlikte Schelling bağımlılık düşüncesinin kalıbını ortaya koymuştur. 

 ''Son ve en yüksek mercide, irade dışında bir varlık bulunamaz'' 

Bu sayfada bunu söyleyen Schelling, arka sayfada ise Spinozacılığı kadercilikten alı koyan şeyin, şeylerin Tanrı'da kapsanmasına izin vermesi olduğunu söyler. Kısaca, insan Tanrı'ya içkin olmakla birlikte, kendi kaderini, ya da Schelling'in deyimiyle ebedi özünü belirleyebilmektedir. Bunu, özgürlük sayesinde yapar. Özgürlük ise, insanın iyiyi veya kötüyü seçebilmesi olarak açıklanır. Tanrı'da iki ana unsur bulunur, Tanrı'nın özü ve Tanrı'nın zemini. Zemin, özden ayrı bir baz, bir kat olarak görülebilir. Schelling'e göre, arzu ve isteğin olduğu her yerde özgürlük tam anlamıyla mevcuttur. İyiliğin kendi gücüyle zeminden çıkıp gelişebilmesi, içinden çıktığı zemin sayesinde Tanrı'dan bağımsızlaşması ve ondan ayrılması, bunun sonucunda hala Tanrı'nın içinde fakat ondan bağımsız olarak var olması, insanın durumuna yakındır. İnsan aynı şekilde özgürlük sayesinde Tanrı'ya halen içkindir, çünkü Tanrı'yı aktif olarak tecelli eder; Tanrı zemininin iradesini kendi iradesi olarak görmektedir, yani insanda kendini görmeye devam etmektedir. Bu unsur; insanın özgürlüğünü, ve bağımsızlığını, gerçek anlamda kanıtlar. Bu, insanın iki ilkenin güçlerini kendi isteğiyle parçalayabilmesi, ahlaki düzeni ''alt üst'' edebilmesidir. İnsanın özü bizzat Tanrı'da değil, Tanrı'nın zeminindedir.

''Özgürlüğün gerçek ve canlı kavramı ise, onun iyiliğe ve kötülüğe yetkın olmasında yatar.''

Doğanın karanlık zemininin canlanmasıyla uyanan kötülüğün tinidir. Işığın doğumundan başka bir şey olmayan ilk yaratılışta, karanlık ilke, ışığın kendisinden çıkabileceği zemin olmuştur.

Schelling açık bir şekilde kötülüğün varlığının gereksinimini belirtmektedir, çünkü kötülük olmadan tin sadece kör iradeye sahiptir. Şimdi, Georges Bataille'in egemenlik anlayışına bakmamız gerekmektedir. Egemenliği bir eylem sayesinde efendi-köle ilişkisinin üzerinde bir seviyeye ulaşılması olarak açıklayabiliriz. Mesela; bir yudum şarap içtiğinizi düşünün, o an günah doğrultusunda nefsinizle egemensinizdir. Bataille için kötülük bir gerekliliktir, fakat bu kötülüğü daha az kötü veya iyi yapmaz. Egemenliği felsefesinin başına koyan Bataille için, iyi birisi olmak kötülük sayesinde egemen olmaktan çok daha az önemlidir. Göğün mavisinde ki gibi, Bataille için ideal bir yaşam, insanın ruhunu ''etrafındaki şeyler kadar'' kirletmesiyle birlikte başarılır. Kısaca, benliği nihilistçe egemenlik tutkusuyla yok etmek, nirvanaya kötülük (ruhumuzdan ödün vererek) sayesinde ulaşmak Bataille'in amacıdır.

Schelling kötülüğün varlığının belirli bir düzenin tersyüz olmasından kaynaklı olduğunu, zeminin karanlık ilkesinden geldiğini belirtmiştir. Sorulması gereken soru, Schelling'in öğretilerinin Bataille'ci bir görüş altında daha ileri bir şekilde nasıl yorumlanabilecekleridir.

Şimdi, bu yazıyı yazmamın asıl sebebi olan ''Ahir ve İnstrümentalite'' kısmına geldik. Schelling zamanın ve kötülüğün bir sonu olup olamayacağı sorusuyla karşılaştığında Tanrı'nın bir ''yaşam'' olduğunu ve yaşam sürecine tabii olduğu pozisyonunu tekrardan belirtir. Yaşamın sonunu, insanlığın sonu olarak alabiliriz, ki bu Tanrı'nın kendi ahlaki varlığını tecelli etmekten yoksun olduğu bir noktadır. İnsan, o çok özlem çektiği kutsal iyiliğe doğru tabiri caizse erimektedir. Zeminsizlik, yani her şeyin atak eylenmesidir, tekil varlıkların yokluğu ve her şeyin birleşimidir. Bu İnstrümentalite, dünyayı yaşayan ibadet haline getirir, çünkü artık insana ihtiyaç yoktur, ve dünya kendisi ebedi özünü karanlığın tininden çıkartır. Dünyanın tini, insanlığın birleşik tininin bir temsili-düşüncesinin ifadesidir, ışık ilkesinin son verimidir. Tikel varlıkların Ebedi Bir'e erimesi, Ebedi Bir'in yaşam sürecinin sonu, kendisini doğurmaya duyduğu özlemin son raddesidir. Var olan tüm şeyler, ''yaşam'' üzerinde egemenlik sağlamışlardır.



13 Mart 2023 Pazartesi

Reflections

 Monochrome, Monotone, Missing.


I can see behind myself lays a garden of roses, to the point of horizon and dawn, the west.

In front of me, is a garden, lifeless. To the point of birth and horizons forgotten, the east.

First, a feeling has to be explained, a feeling of stillness. Of unmoving fervor, of a flower unripe, without decay nor life. A cloudy emotion; a monochrome blood-related notion of historic sickness. A neglected body and a forgotten past. It is not that the garden is empty, the problem lays in the very veins which the garden carries. The roots and the ways which we have admitted ourselves to, yet we cannot imagine another life. Another garden. A flower ripe with motion and life. A monotone barrier is what only lays before us, of unimaginative resolutions and ungiving solutions which we must break. 

I am writing this in english and not in turkish, because I want others to read it. People from all edges of eurasia to know my pain. A legacy of Turan is my only dream, the death of my dream is my only nightmare. What difference is there, between my pain and the pain of my brothersFor the first time in history sons of Turan are being enslaved. From the furthest reaches of finland and hungaria, to the cities of japan and anatolia; to the endless steppes of turkestan and siberia, my call is to every single person I hold dear to this pride. 

The vastness of Turan consumes me. Such a nation can exist, and it will realize itself. I see no state which is occupied as legitimate, and it is a truth that Turan is under siege. But we know too well, freedom is priceless and our enemies have no honour.

Turan is not just a name, an ideal or a region. It is a civilization, it is people, it cannot simply mean a body of land extending from Thrace to Dzungaria. I do not believe in Turkism. Of course it is a priority for me, the unification of Turkic peoples; and there are rats who would reject even that, with all their hatred and lowness. Turan is not dead, is what we must first acknowledge. Turan is not a plan for the future nor a plan drawn in the war room, Turan is here with us today. What we must realize, is the expulsion of invaders. 

In Hungary and Finland, Europe. In Turkey, Turks must be the ruling people. In Siberia and China, our people are under the control and oppression of dogs. In Japan and Korea, the Americans are still present.

Unity is not to be realized with the swords of intellectuals nor generals doing their work from faraway rooms but it shall be brought to life with millions of us, in squares and palaces, ruling our own nations. In the heat of those moments, burning away the monuments of enemy occupation, taking down memories of the siege. The public must know, we must be present in society everywhere. The Turanid spring will be one for the people, not of colour revolutions. 

7 Mart 2023 Salı

-

My love, ever so cold and daring.

Your hands, the warmth of blood.

Above the arms which it flows in,

Are the marks of an attempt to soothe.

Graceful, red veils lay under the skin,

Shedding themselves in the moonlight.

This night, I have left for a squander,

At finding reasons and past valor.

Blow after blow I have only given,

Left to write and cry and ponder.

An heavy burden crushing me,

I wonder what I can tell you.


6 Mart 2023 Pazartesi

no way out


 It has been so long since I last felt considerably happy; of course I have had short-lasting pleasures and hopes but it all comes down to true misery as soon as the mist of joy is cast away. Dopamine meltdown, I find myself in waking moments everyday, when I lose everything only to start again tomorrow. I am so tired of this. Cycling through people, trying to find something real. Cycling through moments, through days, weeks, months. The feeling of no feedback devours me, for I am feeding constantly into a loop of the same day. Going through the same pain in different shades, under different levels of light. And it takes away so much. So much of me. My body, my mind, my soul. It is destroying me, my grave enemy. 

The pastures of my past are the pastures of my future, I have spent the pastures of the last few months braving meadows. Meeting people I don't talk to the next week, taking myself down into lakes of hope. Drowning at the mere promise, before my feet even fall into the water. I had promised myself; things will get better. 

Has it gotten better, am I doing well, does the next day seem more promising than another one..? No. Not at all.. I struggle to keep walking, to keep breathing at times. My ribs are pushing into my heart, I am tearing myself apart from the inside out. But what can I do other than surrender myself to God?

I wish it didn't have to be like this, but festivals must end as festivals must. There truly are greater things in life, which present no satisfaction to me in my current state, but... I must take a way. I simply have to.

I must struggle and continue. Because even if I have nothing today, the promise still remains. Whether I drown or not. This feeling of emptiness stays even in the most joyous of nights, a great melancholy has befallen me like a love the kind of no other. My only company is darkness at the times I am most fragile, and silence has became music to my ears. I used to like dancing in my room, without care for making noise or anything else really, but not even music makes me feel anything anymore. Just sadness; music is a sharp blade, drawing out the loneliness out of my veins.

Though white paper and black ink does satisfy me, it pushes a feeling inside which I cannot explain. I really admire the purity of it, the dance of the two colors. How the ink has a way of taking itself out through the pen, the marks it leaves on the barren ground it lays itself on. Its quite beautiful for me. 

Unlike the black ink, I have no way out of my isolation. 

2 Mart 2023 Perşembe

Ağaçların arasında bir yürüyüş

 



Ateş böceklerinin vızırtısı, yaşlı tomrukların göğe uzanan gövdeleri. Toprak kokusu sadece bizi çekmiyor, yapraklar ve ağaçlar da ona aşık. Ama ağaçların arasında bir yürüyüş, doğanın içinde bulunulan diğer zamanlardan çok farklı. Bir karanfil bahçesi mesela, karanfillerin ak kokusu, havaya akan karanfil dokusu. Ya da bozkırda ufuğa doğru at binmek, ruhun içinden gelen ebedi bir yolculuk. Bunlar çok farklı deneyimler. Ağaçların arasında kutsal bir bağ var, insanların arasında olan ağlar kadar geniş. Tekil ağaçlar çoğul oluyor, teke karışıyor, orman bir bütün. Asla kırılmayan dalları ve dik duruşları ile ağaçlar sonsuza doğru birlikte eriyor. Bir karanfil bahçesinde her çiçek tabii yine tek ve varlığında özeldir, ama karanfiller göğe dağılmak için var. 

Ağaçların arasında yapılan bir yürüyüşün metafiziksel özelliklerini göz ardı edemeyiz; ormanın o bölgeye kazandırdığı tenhalık ve izolasyon. Ruh kendini süzebilir. Ağaçların arasında kendi hayaletlerimizi görebilmekle birlikte, başkalarının ruhlarının içine bakabiliriz. Ormanın bir noktasından diğer bir noktasına yürümenin, küçük çaplı ve kısa süren bir hacdan farkı yoktur. Bizi birlikte tutan ağlar ve ruhu oluşturan bağlar da bir o kadar kadim ve kutsaldır. Ağaçların özelliği de bu. O yürüyüşün verdiği his, sadece bir yürüyüş değil, uygulanması gereken bir emiri anımsatır. Ormanın ruhu insanın ruhuna hitap ediyor.

Birbirine çarpan doğanın çıkardığı hışırtı sesi, çam kabuklarından fışkıran reçine kanımız gibi akıyor. Yere akan yapraklar da öyle, Tanrı'ya akan ağaçlar da. 


16 Şubat 2023 Perşembe

second hand thoughts

 

A deep thrust of joy into my body leaves me breathless, as I struggle to keep myself together while crawling on the floor I can only shout and scream. In an instant shock, my heart stops beating and starts beating itself. As I lay in my grave of the present I am searching for thoughts for the grave of my future, the pastures of now have left me to resent, and regrets are unforgettable. My nerves, a blood connection with my roots and veins call onto me, but in this state of stasis, I am content with existence. I have finally found happiness, at the gates of death, on this river of tears which I sail. 

The state of finality and the active state of being until finality, instrumentality is the start and the end. Alpha and Omega, God will bring into us a purity of thought for we are lacking on this earth in the purity of life. In dualism and poetry, words can only last so long in written language. 

What is, the individual, but a child of God, a driving force in the history of personal matters? A god-fearing man, a father and a husband, a lover and a shameless romantic, without sin and with sins; how can the prayer of one be more holy than the prayer of another? We forget ourselves in the countless lines drawn of this world separating man and man, woman and woman. But then again, the spirits of men are in union as is the Holy Spirit with God and the Son. 

It is clear, that our sins are ours alone, and that we are responsible for our actions. But then, how can one be blind against the injustice of this world? Shall we not condemn the individuals who have gone out of their way to commit crimes and do evil? Of course, we shall, as required by the law. People are not perfect, people can do great acts of evil. But we do not judge them on their passage to the presence of God, for we can only judge their earthly being. 

Now that I have laid my case, what am I to do with myself? My wrists have bled so much, has the blood purified me or is it the vile harm that I have committed against myself which has caused me so much misery. Does pain sanctify the flesh, or is it the flesh that sanctifies pain for us? A great struggle through years, of trials and tribulations, has led me to hate myself, to despise the vision of myself ever being even close to human or normal.  For me, flesh always was always the enemy, the root of the problem in this world. I was disgusted by it, I thought of it as unclean and corrupt. Why had God, so clean and pure, left to us this legacy of loneliness

''My body, a barren and empty wasteland, a corpse as a casket without touch, a rotten flower without water, is such a burden on the soul.'' What is the body without the flesh, but a troubling mirage. It might have taken me really long, but I've learned to love my body, with every part and property of it. As we are children of God, how could we admire the beauty of the soul without observing the beauty of the body, our earthly features? It is nonsensical to only wish for what awaits us in the presence of God, without enjoying the gift of God in this life. With all its silence and melancholy, this world is still so beautiful, even if I've taken this lesson through a painful path. 




15 Şubat 2023 Çarşamba

Bu dünyanın irtihali

 


 
Ne kadar zorlasamda
   Sadece kendi gözlerimle görebilirim 
İçimden geçen ağıtları
                     
Torosların üstünde yıllardır yaşayan bir hayalet var, güneşin altında göknarlarla birlikte bu dünyanın ruhuna uzanan, geceleri Akdeniz'in halkına dadanan. Rüyalar gözlerimiz için birer ayna, göknarların acı çicekleri gibi bizi tatsız şekerlerle zehirleyen, karanlıktan gelen düşlerimizi kendi güzelliği altında oğutup saklayan. Gün tarlasını sürdüğünde alacakaranlığın ölümü ile açığa çıkan, akşamları beden bulup aya yırtınan. Çektiği acıyı denizden vuran rüzgar anlatır, anlayan kimseler yazıp dağlara fırlatır. Yanan odunla birlikte kaderini paylaşır, hüznünü yolların altına gömer. Gören geçen dağlatır, Asi'nin doğduğu yerden kanın aktığı yere ağlatır. 

Kömür gibi özüme nasıl kanarsın,
kızıl közün kuzuna nasıl bakarsın,
saf bir ateşe ateş nasıl katarsın,
yollarımın önünde soy bilen dağlarsın.

 

Benim için bu hissiyatı anlatmak gerçekten çok güç, çünkü benim için çok yeni. Kıyılardan kalbime kalpten kıyılarıma savrulan bir kına olsa ki bana kıyan.  Bu dünyanın saflığı beni yok ediyor, bu saflığın ardında arınan ben olsam ki bana sokulan. Katilin ibtihali, acının sırtlanması, yüzsüz ve külsüz bir soy . Sözlerimin iftiharı, canımın bihteri.  Korkunç bir varoluş beni yutuyor, bir daha bu acıyı unutmayı istemiyorum. 


--

İstanbul, betonların arasında uzayan çimenler. Haince çizilen bir kentsel planlamanın meyveleri gri blokların arasından bana sırıtıyorlar. Güneşe bakıyorum, ellerimin kuruluğu gözlerimi aştı bile. Elimden ne gelir ki, ödünlerimi yakmaktan başka, düşüncelerimle. Baktığım gibi taş olabilirimde, hala içimde ve üzerimde toz var. Yatağımdan kalkarsam ölmeyeceğim. Yaşadığımı sonunda anlıyorum.

--

Gecelerim ve günlerim kayboluyor, uyku o çok özlediğim düşmanım.

Sorumlu olan insanlar ve sorumsuz hayvanlar, çizgiler ve sınırlar buharlaşıyor.

Çakallar halen koyunların sofralarında, kurtları mezarlarına gönderiyorlar.

Bu dünyanın irtihali, halkımın ihtilaliyle gelecek.

Dünya kendisi yaşayan ibadet olacaktır. 

 

 

 


 


2 Şubat 2023 Perşembe

1

Biyo-kapital singülarite geçmişin derinliklerinden geliyor:
Sadece sosyal dokularda durmayan nekrotizan fasiit Avrasya'nın her köşesine yayılıyor,
insan ve insan olmak geçmişte kalan kavramlar. küresel sermayenin kıyılarından çıkan vibro vulnificus
toplumsal ağları çiğneyip geriye çöplerini bırakıyor, biyo-kapital'in artık 
yalancı kollara ihtiyacı yok.

   Çelik ve beton üretimi, sermayenin ölümü ve kanibalizasyonu ile birlikte büyüyen tek yatırıma müsait ekonomik sektörler haline geliyor.
Enerji üretimini kitlesel kurban adaklarıyla çözen tapınaklar şehirleşmeyi ilerletmek ve 
teknolojik gelişmeleri yakmakla uğraşıyor, tarih sobalara atılmak için var. 

Soğuk kışlar kan kokusu bacalardan gelmekte.
Sıcak günler ise kaldırımlar ve tuğlalar çürümüş et kokuyor.
Fakat, sonbaharları, havada sadece gül kokusu var.
Çicek putlarıyla donatılmış kutsal kuleler
küçük çaplı ritüel tarımcılık yaparak
kendi ihtiyaçlarını ve dualarını
koruyan binler barındırıyor.
İnsan sürüleri için
yem olduktan sonra
tüketici veya canlı olmak
önemli değil.




Dikenli uzuvlar bulutların üzerinden uzanıyor, göğün yere düşmesini beklemen lazım.
Biyo-kapital'in bir parçası olmaktan kaçabilir misin?
                            ---------------------------------------------------------------------------------                


Siber-Turan noosferin içinden geliyor. Bozkırın vasıtalığı 
ruhta ve ette paylaşılır, üçüncü Göktürk kağanlı nu-radhanitlerin
cesetlerinin üstüne kuruluyor. Turanid biyo-kapital atılımı
canlı bir kompozisyon olmaktan çıkıyor, artık yeni dünyada
insan bedeninin bir işlevi yok.
Avrasya'nın geri kalanı yaşamı biyokütle bütününe bağlarken 
Turan kendini soyutluyor, gerçekleri yeni bakteri
alaşımlarında aramak yerine kendi içine bakıyor.
Bozkırın en ücra çukurlarından gelen
bir yankı var.

Şehirlerin sıcaklığı kendiliğinden dağılıyor, arabalar ve ısı
üreten her sentetik kaynak yavaşça yok oluyor. Bozkırın
soğuk rüzgarı tüm kentsel yerleşkeleri işgal ediyor.
Bozkır şehirleri parçalamaz, bir parazit gibi
tüm betonun ve çeliğin arasından yayılır. Kaldırımlara,
apartman bloklarına, trafik ışıklarına; sokaklarda ki gürültüye, kulaklara
soğukluk kendisini gömüyor. Solar radyasyonu kısıtlamak için
karbondioksit sokak aralarında depolanmaya başlanıyor.
Atmosfere yeni perdeler dikiyorlar, güneşin
dünyaya erişimi azaltılıyor.
Bunun amacı küresel ısınmanın etkilerinden kaçmak değil, dini bir ritüel.
Sebebi ise Avrasya'nın çığlıkları.
Bozkır kendi ruhunun içine çekiliyor.
--------------------------------------------------------

Biyo-kapital: Ruhani Protist.
Noosfer'deki organik yaşam formlarının birikintisi 
materyal biyokütle aşırısının harcanışıyla büyüyor.
Hücre yumrularından oluşup bizim gibi yaşıyor, nefes alıyor, hissediyor.
Herhangi bir canlıda olması gereken tüm organik işlemleri sürdürmekte.
İnsandan türeyerek yayılıyor, insanı absorbe ederek büyüyor.
Yaşamın son basamağında duran sermaye türevi, bizim dünyamızın
üzerinde dev bir Tanrı gibi duruyor.

30 Ocak 2023 Pazartesi

One step further.

The death of nations : Meltdown


The dissolution of Eurasian nation-states does not start with political movements but rather biosphere infestations. As the Eurasian bourgouisie carry further on the will of bio-capital, the wind which has been slowly corroding and leveling down the sides of the valley makes her final push, flooding the steppe with foreign investment and pushing asia against the clutches of global capital. As soon as the flood ends, it is all washed away, Eurasia now is the steppe. With all else gone, classes are abolished, all becoming fuel for global bio-capital as the cult no longer needs humans to grow. Blood is the currency of the new world, and Asia bleeds the most. 


Cannibalistic White Juche arises, as the ruling class and lumpens of Europe synthesize the abundance and scarcity. New age european warlords take the shape of stock traders, trying to seize their piece of whatever commodity remains in connection to the now obsolete stock markets of all those important cities. Merging the ideal of autarky and expansionism, what follows is countless cyber-wars and terrorists attacks all for the sake of avoiding the unavoidable. State-sponsored economic cannibalism starts at this point, as all money and resources are liquified in order to sustain the markets in face of collapse. Capital is now protein, minerals, acid and fats. Bio-capital takes a bite out of life expectancy, and quickly all european industry becomes dependant on nuclear energy. The wind slowly kills down the alps, the steppe spreads like a gift from God.


Borders collapse and states become useless, as Eurasia finds union in devouring the remains of global capital. Bio-capital takes a hold on all of the steppe, crushing the wind into the ground. Noosphere emissions break down human senses and reason, the next step in our evolution comes to us infused with Berliner Mandarin and the raw brutality of digital cavalry in the form of moral degradation spread door to door. The cult is at the core of human civilization, now its sun and only way, leading it to the gluttonous rites of  consumerism. The hunger of their god cannot be satiated. Identity exclusively serves purchase options, weaponizing the individuals wallet and numbing their mind, marbles cannot be picked out of the sea of characteristics. It is not long before all of it is deafened, the schism is soon mended and the cult, is again, one. Material worships itself.



28 Ocak 2023 Cumartesi

The Convergence of The Cult II

MELTING TOWARDS CONVERGENCE : THEIR GOD IS MATERIAL

The identification of the modern phenomenon of the cult of commodity has to be precisely done under revisionist neo-materialist dialectics and analysis, because tying it down to esoteric or much, much older beliefs only does a disservice to capitalism. Just like any other religion lines could be drawn between the current cult and ancient cults, but we shall not do that, for it is simply meaningless in a greater retrospect of things. 

A seed has grown into a tree, biomass-capital spreading with petals and pollen, a global neo-organic manifestation of satan bound together by the noosphere/the whole ecosphere of Gaia, free from the shackles of a Master-Slave duality. 

The cult is not the sponsor of simply an idea or a religion, but rather it is a representative, the idol of its god in this world. Divided individual by individual, it amasses a mass greater than the earth itself, its roots and infestations sprung across the net of minds and spirits everywhere. 

Singularity/Technocapital biomass overgrowth. The birth of the new world was marked by the stretching of the countless billion limbs of her new god. Convergence is inescapable.

    
2023: 2024: 2025: Hordes of unwashed consumers smelling of Levantine roses are within their walking grounds, marching towards the horizon. The sun is slowly setting, yet it will be there when you wake up the next day. It is not a question of stopping, we are in constant movement, the body is slowly processing the intake and flushing out what it no longer needs, the flesh-bound spirit is subject to the torments of its organicist vessel. Veins and lakes, grow and contain life endlessly. 

You can watch yourself in the puddles of blood, reflecting back with all of the features and properties of any other body of liquid, the roots, and the deepest leaves are exposed, but you cannot figure out what the origin point is. Only the horizon. Only the eternal, warm life of the sun. Opposed to the coldness of the earth, dark bark flesh covers the entirety of our seas. 

The death of a nation marks the death of a people, and the death of a people marks the death of a culture; yet death is passable as much as life is, revival is a non-issue with the cycle of life in traditional properties. Leaves sprung up and die more potent than ever, yet at times winter breaks down what we hold as sacred. Tradition does not exist. Everything is organic, everything lives and dies organically, the organism is the enemy of humanity. 

2026: 2027: 2028: The cult is an organism, it worships itself, it has individual cells which worship it, and it is the body of god. The breakdown of material conditions, decay in infrastructure and the ever-growing use of fossil fuels require a full switch to green energy. The less a person can buy, the more they can pay for. Jerusalem and her god weep as the last sacrileges of Christian thought are raped with fiery thorns. Meltdown.

We are not at a point where the globalists who control our world want to destroy our customs and are actively trying to, that destruction is happening today, and Eurasia has been beheaded. It is happening now, it is happening here.

29: 30: Death marks the end of a contract, where the consumer can no longer produce value or capital, and as such is as good as a commodity. Corpses are to be eaten alive. After the body is no longer sentient it is to be used as fuel, biomass turns into energy. The eternal birth-excess chain bounds together the 7 continents. Our fate is pre-determined, kept in the grand vaults of 20th-century post-situationist literature. 

9 Ocak 2023 Pazartesi

The Convergence of The Cult

 The Convergence of The Cult


While I've gone through several arguments from many sides of the political spectrum, I believe deeply that there is something much more sinister that lies within ''The Cult of The Commodity'' i.e the new idolatry of our age. As I just did, most arguments against it give a basis that today we do not have a unified religion being pushed forward by ''The Cathedral'' but rather a form of sheer ideology, which seeks to blind people through millions of idols.

The main point of attention I've seen that comes from the right is that ''new religion(s)'' formed by the elites/global capital/the cathedral (whatever label you'd like to use) is not organized but rather it is like bacteria, spreading and mutating on its own will and through force by the environment. First of all, this seems right at first, but it is not the truth, in fact, it is much rather a comfort we make for ourselves, to soothe and to keep on. 

The ideologues in question and the agitprop of ''The Cathedral'' go over one fatal detail, this bacteria does not simply move amongst the lowlifes or the shills and intellectuals of higher caste but such a virus would infect society as a whole, elites were not safe during the black plague. It was the nobility of Europe that Christianized it, and the movement in mass only took power through the Christian kings of Rome. This, and the fact that in its refusal of dropping the false narratives they were told by ''The Cathedral'' instead chose to go around it and name the elites whilst not trying to break into clarity, but rather accept new formations of sub-sects like Dark Enlightenment/The Blackpill, etc

We need a new understanding of what we are facing today, and it is not simply a rebellion against tradition nor the attempts of so-called leftists to push for societal collapse//progress, but it is a religion with its sects and faithful believers in the flesh, not a cultural trend but a global wave of fervor and faith (piety.) This is not just an ambiguously hidden attempt by some sort of global capital to brainwash people either, but they believe in the ''Cult Of The Commodity/Capital'' and they are trying to push their religion, as any faithful ruler would. 

The Cult is not similar to bacteria nor idolatry in concept, but rather, the protestant schism would be a good example. The central church, the alt-cult, and the thousands of sub-churches and cults. There is the vague worship of capital//commodity, one way or another, even if their sect completely detracts from the life principles of the central church. And it has been inflicted upon the entire world, but we have washed our hands of greed. 


Another detail is that the model we are taking cannot be compared to, for example, the start or the genesis of a religion, but we can clearly see that it has already taken form, grown in severe mass and given fruit in the world, through close observation. It is not the era of new preachers nor a new church but rather so the church is one, and those alongside it are the faithful in disobeyance. Orthodoxy, can be seen as a rejection of wealth worship in favour of humanism (social democracy and vice versa) which have split from the church not as much so in doctrine as much as they have in implementation.


.

test post

TB'den yazılar 1

  Atalar Kültü Türk ırkının ve kültürünün her parçasına işlemiştir. İslam'a dönmeden sonra bile kendini koruyan ataları anma geleneği, k...